43. Sayı – Tarım Sorunu

Sayı Editörleri: Aylin Topal, Ecehan Balta, Muammer Kaymak, Sinan Yıldırmaz, Umut Ulukan

Bu Sayıda 9674012688434

Tarım ve Köylülük “Sorun”larına Dair Bir Tartışma Çerçevesi Nevzat Evrim Önal

Kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkışından bu yana gelişiminin tüm aşamalarında, tarım ve köylülük farklı düşünce ekolleri tarafından kendi düşünsel pozisyonlarına göre sorunsallaştırılmış ve tartışılagelmiştir. Bu tartışmaların tamamı, tartışmayı yürüten ekollerin temsil ettiği sınıfsal çıkarların izlerini taşır. Öte yandan tarım ve köylülük “sorun”larının farklı coğrafyalarda sergilediği gelişme süreçleri arasındaki büyük nitel farklılıklar, her birini kendi içerisinden ele alarak ortak bir çerçeveye varmayı kuramsal olarak imkânsız kılmasa da, tarih dışı bir çabaya dönüştürmektedir. Ne var ki, bilhassa son yirmi yıl zarfında, gıda başlığının da eklenmesiyle beraber tartışma yeniden alevlenmiş ve daha da karmaşıklaşmıştır. Bu çalışmanın odağında, Türkiye’de de hararetle yürütülmekte olan bu tartışmanın, sadeleştirilmesi gereken kuramsal zemini bulunmaktadır. Bu doğrultuda, tarihsel materyalist düşüncenin tarım ve köylülüğün sorunsallaştırılmasına yönelik yaklaşımı güncel bağlamda yeniden üretilecek ve bir tartışma çerçevesi sunulacaktır.
Anahtar Kelimeler: Tarım, tarımsal değişim, köylülük, küçük meta üretimi.

Doğadan Tüketiciye Tarımda Kapitalist Tahakkümün Kimi Görünümleri, Yabancılaşma ve Alternatifler Üzerine

Fatih Özden

Marx’ın yabancılaşma kuramı, doğaya, üretici etkinliğe ürüne, diğer insanlara ve türüne yabancılaşması olmak üzere beş başlık altında incelenebilir. Doğaya yabancılaşma Marksist yazında insan doğa arasındaki kopuşu ifade eden metabolik yarılma ile açıklanmaktadır. Tarımda üretici etkinliğe yabancılaşma ise tohumla başlamaktadır. Tarımsal üretim sürecinin belki de en kritik noktası olarak kabul edilebilecek tohum artık tam anlamıyla kapalı bir kutudur. Metalaşma, mülk edinilme ve doğası değiştirilme gibi etkenler, geçmişte toplumlar ve topluluklar için özne konumunda olan tohumu genetik materyal konumuna indirgemiştir. Tohumdaki genetik kodlar süreç sonunda elde
edilecek ürünün tohumlarının yeniden kullanılmasını engellediği gibi, üretimde kullanılacak ilacı, gübreyi ve teknolojiyi de belirlemesi bakımından yeni bağımlılıklara kapı aralamaktadır. Söz konusu bağımlılıklar yeni egemenlik ilişkilerinin kurulmasını da beraberinde getirmektedir. Bu noktadan sonra çiftçinin üretici etkinliği ve ürünü, daha çok girdi satmak isteyen dev tekellerin ve bu tekellerin uzmanlarının kontrolüne geçmektedir. Çiftçilerin ürünüyle yabancılaşmasının yanında, günümüzde tüketicilerin ürünle yabancılaşması ve tüketici-üretici arasındaki karşılıklı yabancılaşmada üzerinde durulması gereken konulardır. Çalışmada tüm bu konular incelenmeye çalışılmış ve tarımdaki sermaye egemenliğine karşı geliştirilmeye çalışılan pratikler üzerinde durulmuştur.
Anahtar Kelimeler: Yabancılaşma, tarım, kapitalizm, tohum, gıda egemenliği.

Türkiye Tarımında Neoliberal Dönüşüm ve Metalaşma

Ekin Değirmenci

Tarımda son yıllara ilişkin en çarpıcı süreç tarımsal üreticilerin meta ve piyasa ilişkilerine görülmemiş derecede bağımlı hale gelmesidir. Metalaşmanın ve piyasa egemenliğinin artmasına rağmen tarımdaki küçük meta üretiminin bütünüyle çözülmemiş olması, küçük meta üreticiliğinin varlığını hangi koşullarda devam ettirebildiğinin araştırılmasını gerektirir. Bu çalışmada tarımsal ekonomi politik ve metalaşma tartışmalarının sunduğu olanaklardan faydalanarak Türkiye tarımındaki neoliberal yeniden yapılanma ve metalaşma süreci incelenmektedir. Türkiye’de bu süreç, mevcut destekleyici kural ve kurumların ortadan kaldırılması ve yeni kurumsal ve yasal düzenlemelerin getirilmesinden oluşan iki aşamadan oluşmaktadır. Bu bağlamda finansallaşma, borçluluk ve güvencesizlik küçük meta üreticileri üzerinde daha belirleyici hale gelmiştir.
Anahtar Kelimeler: Tarımsal Dönüşüm, Tarımsal Ekonomi Politik, Metal.

Kırsal Dönüşüm ve Metalaşan Yaşamlar: Soma Havzası’nda İşçileşme Süreçleri ve Sınıf İlişkileri

Coşku Çelik
Neoliberalizm bağlamında, sermayenin en önemli stratejilerinden birisi, ortak varlıkları sermaye birikimi için kullanmak olmuş, bunun tarımdaki etkisi küçük üreticilerin piyasaların işleyişine tabiiyeti olmuştur. Piyasa koşullarının belirsizlikleri ve küçük üreticinin rekabet edebilirliğinin sınırlılığı gibi sebeplerle, bu süreç çoğunlukla, küçük köylünün tarımda veya tarım dışında işçileşmesiyle sonuçlanmaktadır. Soma Havzası’nda da, 2000’li yıllarda tecrübe edilen işçileşme dalgasının belirleyicisi, başta tütün üreticiliği olmak üzere tarımın neoliberal dönüşümü ile kömür üretiminin özel şirketlere devrinin eşzamanlılığı olmuştur. Bu yazı, Marksist ilkel birikim (ve sürekliliği), topraktan kopma ve işçileşme tartışmalarını Soma’daki madenci ailelerinin hikâyelerine atıfla yeniden düşünmekte ve bunun yerel sınıfsal ilişkiler üzerindeki etkilerini tartışmaktadır.
Anahtar Kelimeler: İlkel birikim, işçileşme, topraktan kopma, Soma.

Köylülüğün İtibar Kaybı: Bakırçay Havzası Dağ Köylerinden Kadınların Anlatıları ve Kırsal Dönüşüm

Zeynep Ceren Eren

Neoliberal kapitalist politikaların kırsal alanda yaşayan küçük üreticiler üzerinde etkileri yıkıcı olmaktadır. En geniş anlamıyla mülksüzleşme, bahsi geçen hanelerin üretim ve yeniden üretim kapasitelerini zayıflatmaktadır. Fakat bu makale, köylülüğün sadece ekonomik bir kriz içerisinde olmadığını, aynı zamanda bir toplumsal kategori olarak da kendini yeniden üretmekte zorluk çektiğini tartışmaktadır. Toplumsal bir kategori olarak kendini yeniden üretememe, ‘köylülüğün itibar kaybında’ somutlaşmaktadır.
Bu çalışma, ‘itibar kaybının’ izini halen Bakırçay Havzası’nın, (Ege Bölgesi, Türkiye) neredeyse boşalmış dağ köylerinde yaşayan kadınların anlatıları üzerinden sürmeye çalışıyor. Bu anlatılar aynı zamanda, bir zamanlar hayvancılık, tütün ve zeytin üretimi ile geçinen köylerin sönümlenme hikâyelerinin de temelini oluşturuyor. Bahsi geçen köylerdeki kadınlar, köyün yakın geçmişine odaklanırken, köy nüfusunun yaşlanmasının ve çocuksuzlaşmasının altını çiziyorlar. Kadınlar genç hemcinslerinin birer birer köyden ayrılmalarına tanıklık ederken, artık kadınların ‘köye evlenmek’ istemediklerini, toplumsal cinsiyet temelli iş bölümü ve eşitsiz iş yükü ile özdeşleşmiş tarım işlerinden uzak durmak istediklerini vurguluyorlar. Temel hizmetlerin ve sosyo-kültürel hayatın yokluğu ise gitmek için diğer sebepler arasında gösteriliyor. Bu şartlar altında dağ köyleri, şehirde hayatta kalma olanaklarından yoksun, köyü terk edemeyen kırılgan bir nüfusu barındırıyor gözüküyor. Bu noktada kadınların tercihleri, bir başka deyişle, hangi koşullar altında, neyi, neden seçtikleri, bize bugünün kırsalını anlamak istiyorsak, kadın deneyimini de anlamamız gerektiğini anlatıyor. Kırsal dönüşümün bir tezahürü olarak ortaya çıkan köylülüğün itibar kaybının kadın bakış açısından yapılan bu analizi, bahsi geçen bu sürecin toplumsal cinsiyet dinamikleri ile şekillendiğini gösteriyor.
Anahtar Kelimeler: Toplumsal Cinsiyet, kırsal dönüşüm, yaşlanma, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü, dağ köyleri, göç, evlilik örüntüleri.

Tarımsal İşletmelerin İstihdam Stratejileri: Adapazarı Örneği

Elif S. Uyar-Mura

Bu makale, Adapazarı örneğinde, tarım sektöründeki işverenlerin istihdam stratejilerini; işçi/aracı sosyal ağlarına erişim, ürün tercihi, işletme büyüklükleri ve işin niteliği ile aracı kullanma pratiği arasındaki dinamik ilişkiye odaklanarak çözümlemektedir. Aracılar, işgücü piyasasında aktif olarak işçi istihdamına aracılık eden kişilerdir. Bu istihdam biçimi işçi haklarının yasal güvence altına alınmadığı ve düzensiz/kısa süreli işgücü ihtiyacı görülen tarım gibi sektörlerde yaygındır. Aracılık, mevcut literatürde genel olarak işçi odaklı—işçilerin tercihleri, sosyal ağları, hemşehrilik, akrabalık ilişkileri, geleneksel davranış kodları ve benzeri—analizlere tabi tutulmaktadır. İşçiler, tarım emek pazarının güvensizliği düşünüldüğünde, aracılarla çalışmayı, ücretlerinin ödenmesini garantilemek, göçün getirdiği belirsizlikleri aşmak, yeni işler bulmak, kolluk kuvvetleriyle ve işverenle temaslarını sorunsuzlaştırmak gibi pek çok nedenle tercih edebilmektedir. Ancak bu makale işveren tercihlerine odaklanmakta; aracı kullanımına işletmelerin kâr artırma stratejilerinden biri olarak yaklaşmaktadır. Nitekim, Türkiye tarım emek piyasasında yaygın olan aracılık sisteminin önemli işlevlerinden biri, pek çok işverenin kısa süreli olarak hazır ve verimli işgücü ekiplerine erişimini sağlamasıdır. Başka bir deyişle, işverenler açısından aracı kullanımının avantajlarından biri, özellikle kısa süreli tarım işlerinde gerekli ve önemli olan “vasfın kolektif boyutu” sebebiyle, hazır ve uyumlu çalışma ekiplerini istihdam etmenin işgücü maliyetini düşürmesidir. Adapazarı ve çevresinde gerçekleştirilen saha araştırması, işgücüne erişim sorununun, tarla sahiplerinin ürün tercihleri, aracı kullanma pratikleri ve tüccarlarla yaptıkları anlaşmaların niteliğini etkileyen temel bir dinamik olduğunu göstermektedir. Çapa ve hasat gibi kısa süreli tarla işlerinde işletmeler, genellikle aracılar vasıtasıyla, uyumlu ve deneyimli işçi ekiplerini istihdam ederek işgücü maliyetini düşük tutar. Bu strateji, küçük ölçekli işletmelerin ölçekten kaynaklanan dezavantajlarını azaltmaya yardımcı olur.
Anahtar Kelimeler: Yasal muafiyet, aracılık sistemi, vasfın kolektif niteliği, tarımsal işletmeler, ücretli emek süreçleri.

Orhan Kemal ve Yaşar Kemal Romanlarında Tarımda Dönüşüm ve Mevsimlik İşçiler

Uygar Dursun Yıldırım

Türkiye’de tarımda işçileşme, imparatorluğun son yıllarından bu yana devam eden bir süreçtir. Özellikle son yıllarda mevsimlik işçiler Türkiye’de çeşitli tarımsal alanlarda yaygın olarak görülen bir emek profili haline gelmiştir. Oysa Türkiye’de tarım sektörü çoğunlukla köylüler ve küçük üreticilere odaklanarak ele alınmış, tarımda ücretli çalışanlar uzun yıllar boyunca ihmal edilmiştir. Bu çalışmada tarımda kapitalistleşme ve makineleşme süreçlerinde önemli bir dönemeç sayılan 1950’lerde mevsimlik tarım işçileri; köylülükle olan ilişkileri, içinde bulundukları yaşam ve çalışma koşulları, sınıfsal davranış ve düşünüş biçimleri gibi çeşitli boyutlarıyla aydınlatılmaya çalışılmıştır. Eserlerini toplumsal gerçekçi tarzda yazan Orhan Kemal ve Yaşar Kemal’in Çukurova’nın toprak sahiplerini, köylülerini ve mevsimlik işçilerini konu alan edebi eserleri bize bu alanda geniş bir malzeme sağlamaktadır. Bu eserler sayesinde 1950’lerde tarımda yaşanan hızlı kapitalistleşme sürecini mevsimlik tarım işçileri özelinde ele almak mümkün hale gelmektedir.
Anahtar Kelimeler: Tarımda dönüşüm, tarımsal sınıflar, mevsimlik işçiler.

Bir Bilim Alanı Olarak Psikoloji, Sosyal Yapıyı Anlamanın Neresinde? Davranış ve Yapı İlişkisi Üzerine Eleştirel Bir Deneme

Özden Melis Uluğ ve Ahmet Çoymak

Bir sosyal bilim alanı olarak psikoloji, bireyi anlamaya çalışırken, oldukça uzun süre onun duygu, biliş ve davranışlarının inşasında önemli rol oynayan sosyal yapıyı görmezden gelmiştir. Bir taraftan psikolojide mikro alanda birey ve makro alanda yapı arasındaki karşılıklı etkileşimden ortaya çıkan gruplar arası ilişkilerin doğasını ve ele alınışını ilgilendiren disiplinin kendine özgü önemli sorunları bulunmaktadır. Diğer taraftan, psikoloji alanından yükselen eleştiriler, yapı ve birey arasındaki ilişkileri anlamak için yeni bazı yöntemler geliştirmekte ve psikolojinin sorunsal analiz kapasitesinde bir artış gözlenmesine de olanak sağlamaktadır. Bu sebeple mevcut makalede; psikolojinin toplumsal yapıdan kendini uzaklaştırmasının tarihsel sürecini, sorun nesnelerini ve yöntemlerini eleştirel bir biçimde tartışarak, bu uzak duruşun sebep olduğu ve mikro alanda bireyin duygu, biliş ve davranışlarını belirleyen ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi günümüz sorunlarına yönelik neden çözüm üretemediğini ele almaktayız. Bu eleştirel değerlendirmenin, psikoloji alanındaki araştırmacılara, sosyal yapının dâhil edildiği mikro alanda üretilebilecek analizler ve önerebileceği çözümler için daha geniş bir anlama kapasitesi sunacağını iddia etmekteyiz. Bu sayede, psikoloji alanında sosyal yapı bağlamında üretilecek bilginin hem psikolojinin kendi yöntemsel paradigmasının gelişmesine katkı sağlayacağını, hem de kuramsal bir bakıştan yola çıkarak sistematik gözlemlerle toplumsal
sorunlara dair mikro alandada önemli çözümler üretebileceğini düşünmekteyiz.
Anahtar Kelimeler: Sosyal yapı, eleştirel psikoloji, politik psikoloji, yöntemsel eleştiri, psikoloji tarihi.

42. Sayı: Simgesel Siyaset

Sayı editörleri: Yücel Demirer, Erkal Tülek, Bülent Batuman ONKAPAK_MONTAJ

Bu Sayıda

Türkiye’de Sağ-Muhafazakarlığın İdeolojik Haritasında Üniversitenin Yeri ve Bir Karşıt Simge Olarak ODTÜ

Melek Zorlu

Son dönemde Türkiye’de akademiye yönelik baskılar bir fikir ve kurum olarak üniversite üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılmıştır. Bu yazının tartışmayı amaçladığı boyut ise, üniversitenin Türkiye’de sağ-muhafazakar zihin dünyasında -son dönemde özellikle siyasal iktidarın söylemlerine yansıyan ODTÜ karşıtlığı özelinde- nasıl temsil edildiğidir. Bu yapılırken ‘halkın değerlerine yabancılık’ nosyonuna sıkıştırılmaya çalışılan kültür çatışması boyutuna dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Toplumun bilgiyle kurduğu ilişkinin cisimleştiği kurum olarak üniversitenin, siyasi iktidar ve toplumun çeşitli kesimleri açısından neyi temsil ettiği, kültürel olarak nasıl üretildiği bu tartışmanın başlıca odağını teşkil edecektir.

Anahtar Kelimeler: Muhafazakarlık, ideoloji, üniversite, ODTÜ.

Bir Modernlik Fantezisi Olarak Cumhuriyet Baloları

Müzeyyen Ezel Ünal

Bu incelemede erken Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet bayramı balolarının nasıl bir modernlik gösterisi olarak kurgulandığı ve deneyimlendiğini tartışacağız. Cumhuriyet seçkinleri balolarda Batılılaşma ve modernleşme hedefleri doğrultusunda geldikleri noktayı hem yabancı ülke temsilcilerine hem de birbirlerine sergileme olanağı buluyorlardı. Bu bakımdan balolar, Türkiye’deki modernliğin hedeflerini, sınırlarını, içerdiklerini ve dışladıklarını göstermesi bakımından anlamlıdır. Çalışma boyunca, yaratılmış Batılılık/Doğululuk, modernlik/geleneksellik, medeniyet/hars, yabancı/milli gibi ikiliklerin Cumhuriyet seçkinleri tarafından bir performansa dönüştürüldüğünden hareketle, ilk olarak genç Cumhuriyet’in balolarda bazı ülke temsilcileriyle karşılaşmalarını ve bu karşılaşmalarda neler yaşandığını ele alacağız. İkinci olarak ise, aynı ikiliklerin sınırlarını belirleyenler olarak kadınların, balolardaki konumunu tartışacağız. Bu tartışmalarla, balo gibi bir sosyal-kültürel pratik dolayımıyla Türkiye modernleşmesinin sık başvurulan ve güncel politikada da etkisini gösteren mevcut ikiliklerin siyasal seçkinlere nasıl iktidar olanakları ve zemini yarattığını sorgulamayı hedefliyoruz.

Anahtar kelimeler: Cumhuriyet baloları, erken Cumhuriyet dönemi, dans, modernlik, Türkiye modernleşmesi, Garbiyatçılık, kadın, uluslararası politika.

Hafızaya Karşı Hafıza: 1990 Sonrası Türkiye Sinemasında Ses Kasetleri

Deniz Morva-Kablamacı

Türkiye’de 1990’ların ortalarından itibaren, sinemada daha önce ele alınmayan konular ele alınmaya başlanmış; farklı kimlikler kendilerine ifade alanı bulmuş; görsel, işitsel, yazılı vb. gayri resmi kaynakların kullanılmasında artış gözlemlenmiştir. Gayri resmi kaynakları kullanarak Türkiye’deki gayri resmi yüzleşme sürecine katkı koyan filmlerin içinde Kürt sorununu ele alan filmler dikkat çekmiştir. Bu yazıya konu olan araştırma, bu yönetmenlerin Türkiye’de milliyetçilikle temasları, yaşadıkları/tanıklıkları ile film yapma nedenleri arasındaki ilişkiyi, bu toplumun üyesi olan kişiler olarak gayri resmi kaynakları kullanmalarının gayri resmi yüzleşme sürecine katkısını açığa çıkarmak üzere yapılmıştır. Nitel araştırma yöntemi kullanılarak, benzeşik örnekleme yoluyla seçilen, gayri resmi kaynak olarak iletişim amaçlı kullanılan ses kasetlerinin yer aldığı filmlerin yönetmenleri Özkan Küçük (Nohutlu Pilav, 2005), Zeynel Doğan-Orhan Eskiköy (Babamın Sesi, 2012), Mizgin Müjde Arslan’a (Ben Uçtum Sen Kaldın, 2012), yapılandırılmış sorular sorulmuş, yazışma yoluyla soruların yanıtları toplanmıştır. Yönetmenlerin verdiği yanıtlardan yola çıkarak Türkiye’de resmi yüzleşme süreci başlamamış, geçmişle hesaplaşılmamış olmasına karşın; sinemanın gayri resmi yüzleşme sürecine katkı sağladığı, filmleriyle yönetmenlerin hatırlayarak ve seyircilere hatırlatarak unutturmaya karşı bir tür direniş alanı yarattığı ve gayri resmi kaynak olarak ses kasetlerini kullanarak karşı hafıza oluşturdukları sonucuna varılmıştır. Araştırma, iktidar hafızaya egemen olmak, geçmişle hesaplaşmaktan kaçmak istese de iktidarın kontrolü dışında kullanılan gayri resmi kaynaklarla karşı hafızanın kurulabilmesine, gayri resmi yüzleşme sürecinin başlamasına sinemanın nasıl katkısının olduğuna dikkat çekmiştir.

Anahtar Kelimeler: Karşı Hafıza, Gayri Resmi Yüzleşme, Ses Kaseti, Sinema, Türkiye

Sembollerde Cemaati Aramak ve Kimliği Yeniden Kurmak: Dersim’de Hafıza, Yerellik, ve Siyaset

Ülker Sözen

Bu makalede Dersim toplumunu etkileyen kimliksel uyanış çerçevesinde ortaya konan sembolik siyasetler konu edilmektedir. Tarihsel bir yaklaşımla Dersim toplumunun geçirdiği dönüşümlerin ve politizasyon süreçlerinin sembol üretimini nasıl biçimlendirdiği incelenmektedir. Kolektif hafızadan ve yerellikten devşirilen kimlik sembolleri, dönemsel bağlama göre değişen anlamlar ve işlevler taşımaktadır. Dersim toplumu, bu semboller vasıtasıyla kaybettiğini düşündüğü değerleri ve cemaat olma hâlini yeniden tesis etmeye çalışmaktadır. Dersim üzerinde hak iddia eden çoklu kimlik projelerinin ve politik aktörlerin rekabeti, bu semboller alanına çatışmalı ve dinamik bir yapı katmaktadır. Diğer yandan son senelerde kültür endüstrisi, sosyal medya ve tüketim kanallarıyla yaygınlaşan kimlik sembolleri, Dersimliliğin sembolik dışavurumuna moment kazandırmıştır.

Mekân Her Şeyden Önce Yok Etmeye Yarar

Meltem Al

Bu yazı, bütün hegemonya mücadelelerinin bir mekân üzerinde verildiğini, güce sahip olmak isteyen aktörlerin bir mekân için mücadele ettiğini ve mekânı elinde tutan aktörlerin toplumu bir mekân üzerinden disipline ettiğini ifade eder. Buna göre muktedir, varlığını devam ettirebilmek için hâkim olduğu coğrafyanın ve mekânın bilgisini kullanarak birtakım toplumsal disiplin yöntemleri geliştirir. Bu yazı, Michel Foucault’nun bireylerin ve toplumların disipline edilmesi üzerine yaptığı araştırmaların da yardımıyla, toplumun mekân üzerinden disipline edilme şekillerini altı başlık altında değerlendirir: mekândan kovmak, mekânı kapatmak, mekânı gözetlemek, mekânı işgal etmek, mekânı farklı şekillerde temsil etmek/betimlemek ve mekânkırım. Yazı, sözü edilen bu mekânsal disiplin yöntemlerini incelemeyi ve bu yöntemleri Türkiye’deki güncel kent kuşatmaları üzerinden tartışmaya açmayı hedeflemektedir.

Anahtar Kelimeler: toplumsal disiplin, mekânsal disiplin, coğrafi bilgi, mekân bilgisi, hegemonya, kentkırım, mekânkırım, kentsel suç, forensic mimarlık, sosyal aktörlük

Simgesel Siyasette Aktörler, Süreçler ve Muhalefet Olasılıkları: Ankara Büyükşehir Belediyesi Amblem Rekabeti Örneği

Yücel Demirer

1970’lerin ikinci yarısında Ankara Sıhhiye Meydanı’na yerleştirilen Hitit Güneşi anıtı, geride yalnızca Anadolu’nun Türkler öncesi tarihine atıfta bulunan bir anıt bırakmakla kalmayıp, uzunca bir süre kullanılacak olan bir kent ambleminin de doğuş gerekçesi olmuştu. 1995 yılında göreve gelen Melih Gökçek döneminde bu amblemin değiştirilerek yerine Ankara’yı daha iyi temsil ettiği gerekçesiyle Kocatepe Camii minareleri arasında yer alan Atakule figürünü içeren bir amblemin seçilmesi, etkisi günümüze kadar yansıyan bir amblem rekabetini beraberinde getirdi. Bu makalede, konuya ilişkin hukuk ve haber metinleri üzerinden Ankara’da yerel siyasetin gelişme seyri ve başkent belediyesinin İslamcı muhafazakarlaşma süreci tartışılmıştır. Tarih algısının popülerleştirilme izlekleri ve simgelerin siyasal alanın gereksinimleri için kullanımı üzerinde durulurken, simgelerin yerel siyasal kampanya yönetimi içindeki yeri incelenmiştir. Bunların yanında, yerel siyasette simgelerin oluşturduğu alternatif iletişim mecraları, muhalif simgesel siyasal aktörün oluşum süreci ve muhalif simgesel siyasal kurumsallaşma olanakları araştırılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Simgesel siyaset, simgesel aktör ve kurumsallaşma, simgesel rekabet ve muhalefet.

Gündelik Hayat, Karnaval ve Direniş: Gezi’de Mizah

Adem Yeşilyurt

Gezi direnişi oldukça yaratıcı bir mizah gösterisine sahne oldu. Direniş günlerinde ortaya çıkan ve herkesçe çok konuşulan afişler, pankartlar, sloganlar, duvar yazıları, tweet’ler, uyarlanan şarkılar vs. bunun somut kanıtlarından bazıları. Yıllarca apolitik olmakla “suçlanan” ya da en azından böyle tarif edilen bir nesil Gezi direnişi boyunca aksi bir deneyime işaret ederken mizahın da politik bir strateji olarak kullanılabileceğini ve dolayısıyla simgesel siyasetin önemini göstermiş oldu. Bu çerçevede, bu yazıda tam da bu anlamıyla mizahın, özel olarak ise farklı mecralarda yeniden üretilen duvar yazılarının Gezi direnişi boyunca ezilenlerin muktedirler karşısında kullandıkları bir taktik olarak nasıl işlevselleştirildiği değerlendirilmektedir. Gülmeyi/kahkahayı anlamak için bir kuramsal çerçeve çizilerek, Gezi direnişi boyunca AKP, polis ve ideoloji ana temaları etrafında ortaya çıkan duvar yazıları bu bağlamda incelenecek, sonrasında ise bu mizahın sınıfsal karakteri tartışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Gezi Parkı, duvar yazıları, şiddetsiz direniş, mizah, gülme/kahkaha.

Türkiye’de Sembolik Siyaset ve Protesto Kültürü: Gezi’den Sonra Yeni Bir Performativite mi?

Dr. P.M.G. Verstraete

Çeviren: Mehmet Barış Gümüşbaş

Bu makalede, Gezi Parkı olayları sırasında ve sonrasında Türkiye’deki performatif protesto eylemleri ve bu bağlamda performans sanatçılarının rolü üzerinde duracağım. Butler’ın “performativite” kavramı aracılığıyla, Gezi’nin “performatif” protesto eylemlerinden bazılarının, yeni tiyatro oyunlarında da devamını gördüğümüz daha geniş çaplı bir kültürel dönüşüme nasıl tanıklık ettiğini açıklayacağım. Performans sanatçılarının bir dizi performatif eylem yoluyla Gezi’nin “taktiksel repertuarları”nın yanı sıra (Tilly, 1978), bir “duygu yapısı” (Williams, 1977) olarak Türkiye’deki protesto kültürünün ayrılmaz parçası haline gelmiş olan ‘yeni’ bir performativite anlayışı aracılığıyla da Gezi’nin simgesel siyasetine (Sears, 1993) katkılarının yadsınamaz olduğu kanısındayım. Özellikle önemli bir performatif taktiği Peggy Phelan’ın “etkin gözden kayboluş” kavramına başvurarak açıklayacağım. Duran Adama tekrar dönerek ve bu eylemi Judith Butler’ın (2011) yorumladığı biçimiyle Hannah Arendt’in “görünüş alanı” kavramına bağlayarak da, fark edilmemiş kalmak ile tanınmamış kimliklere alan açma talep etmek arasında, şimdiye kadar dile getirilmemiş ancak önemli bir ilişkiyi çözümlemeyi amaçlıyorum. Bunu yaparak, performatif protesto hareketlerini Türkiye’deki maddi muhalif kültürün ayrılmaz bir parçası olarak ele almanın yanı sıra, performatif protesto eylemlerini simgesel olarak okurken bunların kendine has toplumsal ve siyasi yönlerini göz ardı eden son dönem Tiyatro ve Performans Çalışmalarının da bir eleştirisini yapmayı amaçlıyorum.

Anahtar Kelimeler: Performatif protesto eylemleri, Gezi sonrası tiyatro, protesto kültürü, taktiksel repertuar, kimlik siyaseti, feminist eleştiri.

Tabiyet ve Simgesel Şiddet Kavramları Üzerinden Foucault ve Bourdieu’yü Birlikte Okumak

Güney Çeğin ve Gürhan Özpolat

Bu çalışmada, Foucault’daki “tabiyet” ile Bourdieu’deki “simgesel şiddet” mefhumları arasındaki kavramsal sürekliliğin mevcudiyetine yoğunlaşarak her iki düşünürün eserleri ve yaklaşımları arasındaki yakınlıkların bir veçhesini ortaya çıkarmaya çabalayacağız. Bourdieu’nün “simgesel şiddet” mefhumunu tesis ederken Foucault düşüncesinin arka planda bir yerde saklı olduğunu ve “simgesel şiddet” mefhumunun etkin bir biçimde Foucault’nun “tabiyet” olarak adlandırdığı süreci kavramın felsefi rezonansının mevcut dar kalıplarının dışına çıkararak sosyolojik bir evrene yerleştirdiğini, dahası takviye ettiğini öne süreceğiz.

Anahtar kelimeler: tabiyet, simgesel şiddet, uysal beden, yanlış-tanıma, Michel Foucault, Pierre Bourdieu