Aydınlanma, Sınıf Kavgası ve Laiklik
Bu makalemde, ana hatlarıyla, Ortaçağ'dan itibaren batılı toplumlarda ve Osmanlı Devleti'nde dinve devlet ilişkilerinin nasıl düzenlendiğini ve toplumsal devrimlerin bu alanda neler getirdiğiniaçıklamaya çalıştım. İzleyen sayfalarda ele aldığım konuları şöyle özetleyebilirim: Latin geleneğindedaha çok "laiklik", Anglo-Sakson geleneğinde ise "sekülerizm" olarak yaşanan evrim, İslamiyet'in bazıözellikleri dolayısıyla Osmanlı-Türk dünyasında farklı yaşanmış ve daha çok dış etkilerle şekillenmiştir.Batı'da bugün dinde reform ve sekülerizmin çıkış noktası olarak görülen Protestan hareketi, aslındafeodalizmin bir parçası olarak yozlaşmış Kilise'ye karşı "gerçek din"e dönmeyi ve İsa'nın öğretisi ilebir aracı olmadan buluşmayı hedefliyordu. Ne var ki feodal üretim ilişkilerinin çözülmeye başladığıbir dönemde ortaya çıkan bu direniş, sınıf çelişkileri içinde değişik temsilciler bulmuş ve sınıf kavgasıiçinde ilerlemiştir. Böylece 1517 yılında "protesto" hareketini başlatan Martin Luther soyluların kiliseyekarşı kesimlerini temsil ederken, Thomas Münzer yoksul köylülerde ve Calvin de burjuvalardadayanak bulmuştur. Kilise bütünlüğünü sarsan bu hareket, tepki olarak da Cizvit reformizmine,Jansenizm'e ve "din savaşları" görünümü kazanan sınıf kavgalarına yol açmıştır.Osmanlı Devleti, ortadan kalkana kadar "laiklik" ya da "sekülerizm" adı altında yürütülen bir kavgayaşamamıştır. Bununla beraber 19. yüzyılın daha ilk yarısından itibaren Batı kapitalizminin hegemonyasıaltına girmesi, dolaylı şekilde de olsa, kamusal hayatta ikiliklere yol açan seküler uygulamalarada yol açmıştır. Bu konuda, saltanat ve hilafeti yadsımasalar da, Tanzimatçı paşalar ve YeniOsmanlılar yeni bir dönem başlatmış ve Mithat Paşa ile arkadaşları da bu dönemi seküler anlayışauygun bir "vatandaş" statüsü getiren "Kanuni Esasi" ile taçlandırmıştır. Ne var ki, "Doğu Sorunu" veemperyal çıkarların entrika dünyası içinde, bu hareket kısa süreli olmuş ve Mithat Paşa'nın katli ilekana boğulmuştur. Daha sonra laiklik hareketi, yine adı konmadan, ancak 1908'de 2. Meşrutiyet'inilanı ile yeniden gündeme gelmiştir. Oysa yine kısa süreli olan bu dönemde de, temelinde özgürinanç ve özgür düşünce demek olan laiklik, bu kez de Türkçü milliyetçiliğin baskı ve kısıtlamaları-na uğramış ve Ulusal Kurtuluş Savaşı ile kurulacak olan yeni devlete bu alanda köklü bir gelenekbırakmamıştır. Bu koşullarda, Cumhuriyet ile beraber, Tanzimat-Yeni Osmanlı-Jön Türk hareketlerininkazanımlarını radikalleştiren ve dini kamusal alandan uzaklaştırırken, kısmen de -Diyanetİşleri Başkanlığı aracılığı ile- iktidara tabi kılan bir dönem yaşanmıştır. Bu nedenle de yüzüncüyıldönümünü yakında kutlayacağımız Cumhuriyet döneminde devamlı "mağduriyet" şikâyetleri velaiklik uygulamalarının eleştirisi ile geçmiştir. Öyle ki, çok partili hayata geçilirken, CHP bünyesindeyıllarca vekillik yapmış dört D.P. kurucusu üye bile, bu "mağduriyet" söylemine eleştirilerinde büyükbir yer vermişlerdir. Bu gelişme içinde, 1970'lerden itibaren en büyük desteğini tarikatlardan alanpartiler kurulmuş ve oy hesaplarının dini siyasallaştırdığı bir ortamda, TBMM Başkanı'nın açıkça"Laiklik Anayasa'dan çıkarılmalıdır" diyebildiği bugünlere gelinmiştir. Oysa laiklik, günümüzde, diniduyguları, ilahiyatı ve her türlü kutsallığı aşan, tüm düşünce ve yaşam tarzı özgürlüğünü kapsayanbir anlam kazanmıştır.