Toplumsal Yeniden Üretim
-
Araştırma MakalesiÖz
Bu makale Toplumsal Yeniden Üretim (TYÜ) feminizmi şemsiyesi altında toplanan Marksist -feminist yaklaşımların eleştirel bir değerlendirmesini yapmaktadır. TYÜ feminizmi kadınların ev içi emeğini toplumsal yeniden üretim kavramı çerçevesinde analiz eder ve kadınların ezilmesi ile kapitalist sömürünün birleşik bir teorisinin yapılabileceğini iddia eder. Toplumsal cinsiyet temelli tahakkümü mümkün kılan koşulların tarih-dışı bir patriyarkal dürtü ile değil kapitalist sosyal formasyonunun yeniden üretim ihtiyacı ile açıklanması gerektiğini savunur. Makalede ilk olarak, patriyarka ve kapitalizmin ayrı sistemler olarak analiz edilmesi gerektiğini savunan ikili ve üçlü sistem teorilerinin kuramsal sorunlarından yola çıkarak neden birleşik teoriye ihtiyaç duyulduğu tartışılmıştır. Daha sonra toplumsal yeniden üretim feminizmi ve birleşik teorinin yükselişinin tarihi kısaca ele alınıp, iki teorik probleme odaklanılmıştır. Birincisi, TYÜ teorisi çerçevesinde yapılan değer tartışması ve ev içi emeğin Marksist değer kuramına dahil edilip edilemeyeceği sorunu. İkincisi, TYÜ teorisinin sınıf ve toplumsal cinsiyeti birleştirip analitik ikiliği aşıp aşamadığı sorunu. TYÜ teorisi kadınların ezilmesini sadece sermayeyle açıklamaz ama kapitalist sistemde sosyal bütünlüğü analiz ederken, sermaye birikim sürecine diğer sosyal hiyerarşilerden daha büyük bir belirleyicilik atfeder. Bu makalede, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve sermayenin yeniden üretimini diyalektik bir bütün olarak analiz etme çabasının TYÜ teorisindeki boşluklara rağmen değerli ve ufuk açıcı olduğu savunulmuştur.
-
Araştırma MakalesiÖz
Praksis’in bu sayısında yer alan “Toplumsal Yeniden Üretim Feminizmi: Birleşik Teori Yaklaşımının Olanakları ve Sınırlılıkları” başlıklı yazının bir bölümü Melda Yaman ile “Kapitalizm ile Ataerkinin Kesişiminde Kadın Emeği” başlıklı söyleşide (Praksis 52, 2020/1) başvurduğumuz ataerki/patriyarka anlayışının eleştirisine ayrılmış. Yazı, esas olarak ikili/çoklu sistem teorileri karşısında toplumsal yeniden üretim feminizminin üstünlüğünü öne çıkarıyor. Bizim patriyarka anlayışımızı da ikili/çoklu sistem teorileri çerçevesinde ele alıyor ve patriyarkayı bir sistem olarak ele almamızın barındırdığı sorunlara odaklanıyor.
-
DiğerÖz
Patriarkal toplumsal cinsiyet sözleşmesinde kadınlar lehine yapılan iyileştirmeler döneminin kısmen sona erdiği, anti-feminist devlet projelerinin ve örgütlü feminizm karşıtı mücadelenin yükseldiği bir tarihsel dönemeçteyiz. Bu makale, bu dönemeci belirleyen politik-ekonomik mantık üzerine bir tartışma denemesinde bulunmakta, toplumsal yeniden üretim kuramı ışığında yapılacak bir kapitalist devlet okumasının, feminist kuram ve siyaset için eski, ama eskimeyen kimi tartışma gündemlerini yeniden zorunlu kıldığını iddia etmektedir. Makaleye göre, kadına yönelik şiddet faillerinin kimi zaman eksik kimi zaman fazla-suçlulaştırılması siyaseti, toplumsal yeniden üretim krizinin devlet üzerinde yarattığı çifte yapısal tazyikten ayrı düşünülemez. Bu çifte tazyikin bir öğesini patriarkal toplumsal cinsiyet sözleşmesindeki kırılmalar/zaaflar teşkil ederken, diğer öğesini mutlak ve göreli sömürü oranlarının emeğin değerlenme süreçlerinde yarattığı dalgalanmalar oluşturmaktadır. Bu her iki unsur da kapitalist devletin “cinsiyet temelli stratejik seçimlerini” belirlemektedir. Ancak hangi tarihsel dönemde hangi unsurun ne oranda ağır basacağını, son kertede klasik patriarkanın yüz değiştirerek de olsa hüküm sürmeye devam ettiği Küresel Güney ülkelerinde devletin politik antropolojisine rengini veren ve/veya devlet-toplum kompleksi açısından önem verilen erkek emeğinin toplumsal değer hiyerarşilerindeki konumu belirlemektedir. Toplumsal yeniden üretim süreçlerindeki yıpranmanın krize evrildiği dönemlerde, değer hiyerarşileri sarsılmakla kalmaz, kapitalist devletin bir karar vermesi gerekir: bir toplumsal grup olarak hangi kadınları ve hangi erkekleri politika yapım süreçlerinin ve kriz yönetiminin merkezine koymalı? Kadınların toplumsal konumunu mu iyileştirmeli, erkeklerin siyasal konumunu mu sabitlemeli? Finansal kapitalizm döneminde bu temel çelişki, siyasi iktidarların diyagonal kararlar almasına, devletin bir “kriz-devleti” haline gelmesine neden olmaktadır.
-
Araştırma MakalesiÖz
Bu çalışma, bir geçiş kategorisi olarak tanımlanan genç nüfusun emek deneyimlerinden yola çıkarak, Türkiye’nin son on yıl içinde geçirmekte olduğu otoriterleşen-muhafazakarlaşan neoliberal yapı içindeki toplumsal(ın) yeniden üretim krizinin mekan-zamansal bir analizini feminist literatüre dayanarak yapmıştır. İstanbul, İzmir ve Ankara’da ikamet etmekte olan üniversite mezunu genç1 ile gerçekleştirilen derinlemesine mülakatlara2 dayanan bu makalede temel olarak şu savunulmaktadır: Türkiye’nin son yıllarda dönüşmekte olduğu politik-ekonomik neoliberal otoriterleşme süreci ve muhafazakarlaşmış toplumsal cinsiyet rejimi, özellikle genç nüfus için borçluluk-işsizlik-güvencesiz istihdam koşulları ve devlet güdümlü ailecilik ideolojisiyle şekillenen kalıcı hale gelen bir bekleme hali yaratmaktadır. Bu mekansallık toplumsal yeniden üretim ve üretim alanlarındaki karşılıklı sonsuz bir kriz döngüsüyle şekillenmektedir. Çalışan sınıfların kendilerini üretme kapasitelerinin sınırlandığı borçluluk-işsizlik- güvencesiz iş döngüsünün kalıcılaşma hali olarak ortaya çıkan bekleme hali gündelik hayatın bir karakteristiği haline gelmiştir. Bu mekansallıkta devlet güdümlü toplumsal cinsiyet rolleri yeniden üretilirken genç nüfus güvencesiz istihdam koşulları ve işsizlik arasında bir yerde kalmaktadır. Bekleme hali, diyalektik bir biçimde baskılanma ve gözetim mekânları olarak ortaya çıkarken, bu mekanlar salt baskı alanları olarak görülmeyip alternatif çalışma stratejileriyle görünmez, gündelikten, sessiz direnme alanlarına olanak yaratır. Bekleme hali, sosyal ve ekonomik ilişkilerin kurulduğu üretim ve toplumsal yeniden üretim alanlarının prekaryalaşma sürecine aktif yanıtların üretilme potansiyeli de içinde barındırmaktadır. Beklemek, pasifize edilmiş öznellikler değil, tam tersine üretken olarak dönüştürmeyeçabalanan bir eylemlilik halidir. Güvencesiz genç nüfusun ürettiği çalışma stratejilerinde, çalışmaya iliştirilen anlamlar karmaşıklaşır ve çeşitlenir; yanıtlar, üretim ve toplumsal üretim alanları, üretken emek ve üretken olmayan emek, hane içi ve hane dışı emek gibi verili ikilikleri muğlaklaştırır, bu kavram setlerini yeniden düşünmeye çağırır.
-
Araştırma MakalesiÖz
Bu çalışmada Nancy Fraser’ın kapitalizmin farklı evrelerine farklı toplumsal yeniden üretim krizlerinin eşlik ettiği teorisinden yararlanarak kapitalizmin farklı uğraklarına farklı bir toplumsal yeniden üretim rejiminin eşlik ettiğini iddia ediyorum. Günümüzde, patriarka ve kapitalizm arasındaki yeni uzlaşı, esnek istihdam düzenlemeleri aracılığıyla kadınların üretici ve yeniden üretici özelliklerinden aynı anda ve ucuza yararlanmak üzerinedir. Esnek istihdam biçimlerinden biri olan evden çalışma Covid-19’la birlikte hızla yaygınlaşmıştır. Böylece üretim ve yeniden üretim faaliyetlerinin mekânsal birlikteliğiyle kadınların ücretli ve ücretsiz çalışma için harcadıkları toplam süre artmış ve hane içindeki toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri derinleşmiştir.
-
Araştırma MakalesiÖz
Göçmen emeğinin toplumsal yeniden üretim perspektifinden düşünülmesi amaçlanan bu çalışmanın konusunu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’den Almanya’ya göç eden “misafir işçi”lerin (Gastarbeiter*innen) toplumsal yeniden üretim süreçlerinin göçmen olmayan işçilere kıyasla nasıl farklı örgütlendiği ve toplumsal üretim kapasitelerine hangi momentlerde el konulduğu oluşturmaktadır. Toplumsal Yeniden Üretim literatürü daha çok kapitalist üretim ve kadın emeğine odaklansa da üretim ve toplumsal yeniden üretim alanlarını teorik bir bütünlük içinde ele alması ve farklı emek biçimlerinin farklı toplumsal yeniden üretim süreçleri ile ilintisine eğilmesi bakımından elverişli bir çerçeve sunmaktadır. Bu bağlamda toplumsal yeniden üretim literatürünün cinsiyetlendirilmiş emek biçimlerine dair teorik çerçevesinden yola çıkarak, etnikleştirilmiş emek biçimlerine ilişkin teorik bir çerçevenin olanaklılığını soruşturmak amaçlanmaktadır. Göçmen emeğiyle ilişki içinde toplumsal yeniden üretim perspektifinin üzerinde durulduktan sonra Almanya’da sermaye birikiminde göçmen emeği sömürüsünün önemli bir rol oynadığının altı çizilerek göçmen işçilerin toplumsal yeniden üretim kapasitesine hangi momentlerde el konulduğu serimlenecektir
-
Araştırma MakalesiÖz
Eğitim alanı ve eğitim politikaları bir toplumdaki hemen her toplumsal kesimi kesen ve hemen her toplumsal öznenin etkisinde kaldığı ya da gündemine aldığı bir alandır. Eğitimin ideolojik, kültürel ve ekonomik olmak üzere farklı toplumsal işlevleri yerine getirmektedir ve bu işlevler aynı zamanda onun toplumsal yeniden üretim işlevidir. Toplumsal yeniden üretim teorisinin mevcut ve hâkim yorumu eğitim alanının bu yönüyle ele almaz, ancak eğitimin toplumsal yeniden üretim bağlamında ele alınması toplumsal yeniden üretim tartışmalarının kapsamanı genişletecek mahiyettedir. Bu çalışmada eğitim işgücünün üretimi ve yeniden üretimi bağlamında ele alınmakta, buradan hareketle toplumsal yeniden üretim tartışmalarına katkı sunmak ve okul ile toplumsal yeniden üretim olgusu arasındaki zenginleştirici teorik etkileşimi açığa çıkarmak hedeflenmektedir.
-
Araştırma MakalesiÖz
Bu çalışma, R.W Connell’in erkekliğin farklı türlerini sorunsallaştırdığı “erkeklikler kuramı” ve bu kuramın içerisinde en baskın tür olarak ele aldığı “hegemonik erkeklik” kavramının, yeniden üretim sürecini açıklamadaki önemine odaklanmaktadır. Kuramsal bir araştırma olarak yapılandırılan bu çalışmada, Antonio Gramsci'nin sınıflar arasında zora değil rızaya dayalı güç ilişkilerinin kurulma sürecini açıklamak için başvurduğu hegemonya kavramının Connell'in çalışmalarında belirleyici olması; Connell'in, Gramsci’nin “hegemonya” kavramına odaklanarak cinsiyet ayrımına dayanan, toplumsal düzen içerisinde kadınlık ve erkeklik performanslarını/pratiklerini sorunsallaştırarak, “hegemonik erkeklik” kavramı ile yeniden üretim sürecini açıklaması ele alınmıştır. Bu bağlamda Connell'in hegemonik erkeklik kavramı, hem erkeklikler arasındaki hiyerarşinin hem de toplumsal cinsiyet düzeninin toplumsal örgütlenişini ele alan bir kavram olarak, eşitsiz toplumsal ilişkilerin nasıl yeniden üretildiğini kavrayabilmek ve yeniden üretim sürecinde hegemonyanın yönünü tersine çevirerek eşitlikçi bir toplumsal yapı kurmanın imkânı üzerine düşünebilmek için önemli bir çerçeve sağlamaktadır
-
Araştırma MakalesiÖz
Rekabetin kapitalist ekonomilerin sine qua non’unu (olmazsa olmazını) teşkil ettiği düşüncesi, yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar iktisatçıların hemen tümü tarafından üzerinde uzlaşı sağlanan bir düşünceydi. Bu düşünce, hür (gerçek) rekabeti çözümlemenin merkezine alan klasik politik iktisatçılar tarafından olduğu kadar, tam rekabet kuramsallaştırmasını öne süren neoklasik iktisatçılar tarafından da benimsenmekteydi. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarından itibaren anonim ortaklıkların ve dev şirketlerin yükselişe geçmesiyle birlikte ise, iktisat disiplinindeki bu yaygın kanaatin yerini, kapitalizmin köklü değişimler geçirdiği ve dolayısıyla tekelci kapitalizm aşamasına ulaştığı iddiaları almaya başladı. Buna göre 20. yüzyılda kapitalizmi anlamanın doğru yolu, 19. yüzyılın rekabetçi kapitalizminin hareket yasalarından farklı hareket yasaları üreten ve neticesinde ona tabi olan tekelci uygulamaları kuramsallaştırmaktan geçiyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu eğilim birbirine zıt iki farklı düşünce geleneği üretti: i) ilkin, Paul Sweezy, Immanuel Wallerstein ve Fernand Braudel gibi önemli neo-Smithgil düşünürler kapitalizmin tarihini üretim ilişkileri yerine ticari ilişkiler üzerinden, hatta Braudel örneğinde piyasa-karşıtı bir alan olarak, okumaya başlarken; ii) özellikle Anwar Shaikh’ın başını çektiği bir grup sosyal bilimci, Karl Marx’ın Kapital’de öne sürdüğü haliyle sermaye birikim yasalarını doğuran gerçek rekabet kuramının günümüz kapitalizmini anlamakta da geçerliliğini koruduğunu; dolayısıyla, tekelci uygulamaların rekabeti ortadan kaldırmadığını; bilakis, kapitalizmin gelişimiyle birlikte şirketlerin daha nitelikli rekabetçi özellikler kazanıp daha yeğin rekabetçi stratejiler geliştirdiğini öne sürdü. Bu metinde bir yanda, her bir düşünce geleneğinin öne sürdüğü iddiaların kuramsal tutarlılığını ve ampirik geçerliliğini sınarken; diğer yanda, kapitalizmin kendine özgü hareket yasaları olup olmadığını, ve öyleyse, bunların zaman içinde değişip değişmediğini tartışmayı amaçlıyoruz. Sonuç kısmında ise 2x2’lik iki tür rekabet-tekel matrisi öneriyoruz
